Yıl 1990. 2 Ağustosta Irak, Kuveyt'i işgal etti. Birleşmiş Milletler; işgali kınayarak Irak'tan derhal çekilmesini istedi. Irak güçleri Kuveyt'ten çekilmek yerine 8 Ağustosta, Kuveyt'i ilhak ettiğini duyurdu. 29 Kasımda ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak'ın çekilmesi için "gereken tüm yöntemlerin kullanılması"na yetki verdi. Bu yetkiyi alan "Koalisyon güçleri"nin 16-17 Ocakta  Irak'ı havadan bombalamasıyla Körfez Savaşı başladı. 27 Şubatta Kuveyt kurtarıldı, Irak kuvvetleri çekilmeye başladı. Bu tarihten sonra ABD; Irak'ta -başlarda gizli de olsa- kalıcı oldu ve Türkiye'nin sınır komşusu konumuna geldi.1992 yılında ise Irak'ın güneyinde, 32 derece paraleli sınır olacak biçimde Irak uçaklarının girmesine izin verilmeyen ABD denetiminde bir uçuşa yasak bölge oluşturuldu.
 

Söz konusu tarihlerde Türkiye'ye bir göz atacak olursak; Özal, ABD'nin isteğiyle Irak'a yönelik saldırıda koalisyon güçlerinden biri olma yönünde beyanlarda bulundu. Ancak TSK, bu süreçte Kuzey Irak'taki ABD varlığının Türkiye'yi bölünmeye kadar gidecek kötü bir yola sürükleyeceğini gördü. Gerek bu kötü gidiş, gerekse Müslüman bir ülkeye karşı Hıristiyan birliği içinde yer almanın içeride yaratacağı tepkiler nedeniyle Orgeneral Necip Torumtay Genelkurmay Başkanlığından istifa ederek Türkiye'yi söz konusu dipsiz kuyuya girmekten kurtardı. TSK bununla da kalmayıp NATO bünyesinde Sovyet tehdidine karşı kurulan Özel Harp Dairesinde de değişikliğe gitti. Neticede Sovyetler dağılmış, komünizm tehdit olmaktan çıkmıştı. Artık tehdit Sovyetlerden değil; 32. paralel ile Türkiye sınırını mesken tutan, savaş uçaklarıyla yiyecek ve tıbbi malzeme yardımlarında bulundukları (Bu yardımlar Eşref Bitlis tarafından ortaya çıkartıldığında ABD yanlışlıkla olduğu yalanına sığındı.) terör örgütü PKK'yı kontrolü altında bulunduran ABD'den gelmekteydi. Oysa ÖHD; Amerikan yapımı bir kurumdu ve bu nedenle ABD denetimindeydi. İşte tüm bu nedenlerden dolayı 1991 yılında Doğan Güreş ÖHD'yi tasfiye etti ve yerine Özel Kuvvetler Komutanlığını kurdu. ÖKK'nin kuruluş amacı Kuzey Irak'taki PKK varlığı ve bu varlığa destek olan ABD'nın Türkiye'ye vereceği zararları önlemek idi.

 

TSK 1995 yılında 35 bin kişilik bir kuvvetle, "Güneş Operasyonu"nun aksine; ABD'ye bilgi vermeden, izin almadan, tamamen uluslar arası yasalardan kaynaklanan haklarını kullanarak "Çelik Harekatı" adı altında Irak'ın kuzeyine girdi. Bu durum Amerika'nın yarı resmi yayın organları tarafından "Türk komutanlar hizadan çıktı", "Türk Ordusu ABD-Türkiye ilişkilerini bozuyor" başlıklarıyla kamuoyuna duyuruldu. İşin aslı TSK, henüz Çelik Harekatı için sınıra yığınak yaparken bile Amerika tarafından alenen tehdit edilmişti. Örneğin CIA Moskova şefi "Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye'dir. Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir." açıklamasında bulunurken, "Gazi Mahallesi" olaylarından birkaç gün önce, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke "Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekatta dikkatli olmanızı tavsiye ederim."açıklamalarında bulunuyordu.

 

İlk Körfez Savaşında Genelkurmay Başkanımızın, Amerika'nın yanında yer almamak için istifası ile başlayan ve ÖHD'nin Amerikan güdümünden çıkartılıp millileştirilmesi anlamına gelen ÖKK'nin kurulması, iyice su yüzüne çıkan "Amerika'nın artık TSK'yı istediği gibi kullanamayacağı" gerçeği ABD'yi farklı bir alana, TSK'nın en hassas olduğu konuya; irtica ve laiklik konusuna yöneltti. Amerika artık ordu içindeki irtica yanlısı subayları koruyor, onlar vasıtasıyla Türk Ordusu hakkında bilgi alıyordu. Kısacası irtica yanlısı bu subaylar silah arkadaşlarına ve Türk milletine karşı Amerika'nın casusu olmayı kabul etmiş yeni kontrgerillayı oluşturuyordu. Amerika sadece günü kurtarma peşinde olmadığını, Türkiye'nin geleceğini şekillendirmek istediğini 28 Şubat ile ortaya koydu. Nitekim; asker kanadında irtica tehdidi nedeniyle 28 Şubat "Balans Ayarı" yapıldığında, laikliğin korunduğu düşüncesi hakimdi. 1997 yılındaki YAŞ toplantısında 160 subayın ordu ile ilişiği kesildi. Ancak TSK, çok geçmeden ABD tarafından kandırıldığını gördü. Bu kandırmacaya karşı aldıkları ilk tedbir; 28 Şubat sürecinin baş aktörlerinden olan Çevik Bir'i tasfiye etmek oldu. Çevik Bir; 1997'de öncüsü olduğu süreç nedeniyle kapatılan Refah Partisinin milletvekillerinden biri olan Abdullah Gül'e, AKP Hükümetinin Dışişleri Bakanı olduğu döneminde "Danışmanlık"  yaptı. (Eski İçişleri Bakanı Meral Akşener) Bugün ise "Haremlik-Selamlık" hizmet veren ve AKP'li eski bir milletvekilinin eşine ait termal sağlık tesisinin danışmanlığını yapmaktadır.  RP'nin ve Çevik Bir'in o dönem birbirlerini günahları kadar sevmediklerini gözönüne alındığında, RP'li kişilerce irtica yanlısı açıklamaların ve Atatürk düşmanlığının sözlü dile getirilmesinin; Amerika tarafından özellikle mi kendilerinden istenilip desteklendiği ve askerin 28 Şubatı yapmak için kışkırtılıp kışkırtılmadığı merak konusudur.

 

Aslında bu sorunun cevabı; CIA'nın yan kuruluşu olan ve Amerikan Savunma Bakanlığı karargahının bulunduğu, savaş kararlarının generallerce alınıp ABD Parlementosunun onaylamak zorunda kaldığı "Pentagon"a bağlı düşünce kuruluşu Rand Corporation RP'nin kapatılmasının hemen ardından şu şekilde verildi: "ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye'yi kontrol edemez, Fazilet Partisi'nin başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan, Abdullah Gül'ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye'yi kontrol altında tutmaya devam edebilir." Ancak FP'nin başına yenilikçi kanat geçemeyince gerek AB gerekse ABD; FP'nin kapatılması ile ilgili davada, AKP davasına olduğu gibi demokrasi adına "Kapatılmaması yönünde" taraf olmadı. Neticede AKP'nin kurulması ile birlikte ABD Hükümeti adına çalışan kuruluşların hayalleri gerçek oldu.

 

TSK'nın soğuk savaş dönemindeki gibi kuklaları olmayacağını gören Amerika, bir yandan ülkemizde irticai faaliyetlere destek olurken, diğer yandan da açıkça gövde gösterisinde bulunmaktan çekinmiyordu. 2002 yılında Nevada Çölünde "Millenium Challenge" adı ile Amerikan Haber Ajansı AP'nin "Türkiye'nin Amerika tarafından işgali" içerikli olduğu açıkça beyan edilen tatbikat gerçekleştirildi. Başbakanlığı A. Gül'den devralan 1. Erdoğan Hükümetinin kurulmasından 4 ay sonra gerçekleştirilen ve Türkiye'nin Kıbrıs üzerinden işgali senaryosuna dayanan tatbikata Başbakan Erdoğan herhangi bir tepki vermedi.

 

Bu bilgiler çerçevesinde baktığımız zaman "Balyoz Operasyonu" adı altında satılmış medyaya servis edilen ve Genelkurmay'ın; Türkiye'nin "İrtica" kullanılarak işgaline karşı alınacak önlemlerden oluşan senaryoyu neden kurguladığı sanırım şimdi daha net anlaşılmıştır. Amerika 1. Körfez Savaşı sonrasında Türkiye'yi kontrol etmek için, dilediğinde Gazi olaylarında olduğu gibi iç karışıklık çıkartmak için irticayı, dilediğinde de PKK'yı ve Kürt kozunu kullanmaktadır. Bugün TSK'yı işgal ve ayaklanmalara karşı hazır olmak için geliştirdiği senaryoları nedeniyle suçlayan başta satılmış medya olmak üzere, kökü dışarda sivil toplum kuruluşları; Türkiye'nin işgalinin işlendiği "Millenium Challenge" senaryosu söz konusu olduğunda sessizliğe bürünmüşlerdir. "Balyoz" operasyonunda kurulacak yeni hükümette yer alması muhtemel kişilerin isimlerinin yazılı olduğu iddiasını, bu senaryonun gerçekleştirileceğinin kanıtı olarak gören aynı kesim; isim vererek Erdoğan'ın Başbakan, Gül'ün de Dışişleri Bakanı olacağını AKP iktidar olmadan 5 yıl önce dile getiren Rand Corporation düşünce kuruluşunun gerçekleşen raporuna ve AKP'nin iktidar olmasından 6 yıl önce ABD Ankara büyükelçiliği yapmış CIA eski elamanı Abramowitz'in dile getirdiği: "Erdoğan, Erbakan'ın yerini almalıdır" demecinin gerçekleşmesine karşılık; 2003 yılında senaryosu yazıldığı söylenen "Balyoz" Operasyonunun herhangi bir adımının TSK tarafından hayata geçirilmediğini görmekte, buna karşılık Türk Ordusuna yüklenmeye devam etmektedir. Tüm bunlardan daha vahimi hükümet kanadının Genelkurmay Başkanının "Akıl ve vicdan dışı" açıklamasına değil; kimler tarafından kurulduğu ve kullanıldığı malum bir gazetenin haberine inanıp açıklamalarda bulunmasıdır. Oysa Cumhurbaşkanı A. Gül kendi parti mensuplarından biridir. A. Gül; Başkomutan sıfatıyla; içine cami bombalanması, kendi uçağımızın düşürülmesi gibi Genelkurmayca yalanlanan saçmalıkların eklendiği "Balyoz" diye isimlendirilen çalışmayı Genelkurmaydan isteyip inceleyebilir. Ne yazık ki T. Erdoğan Cumhurbaşkanı A. Gül'den böyle bir istekte bulunmak, hükümet olarak orduya sahip çıkmak yerine yangına körükle gitmeyi, darbe söylentilerine sarılmayı, Genelkurmaya değil bir gazete haberine inanmayı tercih etmektedir.

 

Bence Türk Milletinin darbe söylemleri, belgeleri ve planları hakkında düşünürken dikkate almaları gereken en önemli konu şu olmalı; gizli belgeleri ifşa eden TSK çalışanlarının gerçek niyeti sözüm ona ordunun daha demokratik bir yapıya kavuşması ve olası darbe planlarından arınması isteği ise, neden belgeleri doğrudan savcılığa vermek yerine; halkın TSK'ya duyduğu güveni sarsmak, onu küçük düşürmek, aciz göstermek, nefretlerini kusmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan malum basına vermeyi ve ülke gündemini meşgul, halkı da huzursuz etmeyi tercih etmektedirler. Demokrasi adına sakıncalı olduğunu düşündüğü "Gizli" belgeleri yetkili kurumlarla paylaşmak yerine, halkın gözünde mensubu olduğu kurumu küçük düşürmeyi görev edinmiş medya ile paylaşmak "Vatanperverlik" midir, yoksa ????

 

ŞEBNEM ÖZBEK
www.sebnemozbek.net/